16 Ağustos 2016 Salı

İSTANBUL'UN RUHU...

Doğduğum ve yaşamaya devam ettiğim şehir... Bırakıp gitsem ailemi terk etmiş gibi hissedeceğim tuhaf şehir... İstanbul onun hakkında kesin fikirlere bir türlü sahip olamadığım tuhaf bir canlı. Bazen çok seviyorum, bazen nefret ediyorum, bazen terk etmek istiyorum, bazen sonsuza dek onunla olmak istiyorum... Bazen acıyorum haline, bazen hayran kalıyorum... Ne kadar çok tanımak istesem de bir türlü tanıyamıyorum. Ya çok çabuk bir şekilde değişiyor ya ben onu anlayamıyorum. Ya da yeteri kadar çaba göstermiyorum onun için... Belki de son şık; hepsi.

Etrafınızdaki bir insan hakkında ne kadar bilgi sahibi olabilirseniz ben de İstanbul hakkında o kadar bilgi sahibiyim. Epey bir zamandır onunla haşır neşirim, birçok şey yaşadım, Bir sürü sırrımı biliyor, ben de onun geçmişini birçok kez kurcaladım. Hayatına kimler girdi az çok biliyorum, tahmin edebiliyorum. Onunla yolu kesişmiş birçok insandan da onun hakkında bir sürü şey duydum. Ve anladım ki, herkes onu farklı tanıyor. Ve çok azı onun bir ruhunun olduğunun farkında... Tanıdığımı iddia edemesem de ben en azından İstanbul'un yaşayan dev bir organizma olduğunun farkındayım. Çıplak gözle görülemeyecek kadar büyük, içinde milyonlarca hücre barındıran bir canlı...

Kulak verebilirsek eğer Orhan Veli gibi İstanbul'u dinleyebiliriz bile... Sevgilinin kalp vuruşunun sesi İstanbul'un sesi olmasın? Nurullah Genç'in yazdığı gibi sevgili gidince çöllere düşebilen bir şehir sadece bir şehir olabilir mi? Ümit Yaşar Oğuzcan gibi dertleşebileceğin bir şehir... Attila İlhan gibi ağrısını iğneli bir beşik gibi her tarafında hissedebileceğin bir şehir... Aşık Veysel'in "Seversen yarin olayım" diye ilan-ı aşk ettiği bir şehir, sadece bir şehir olabilir mi? Ya Necip Fazıl gibi ruhunu eritip de kalıpta dondurmuşlarsa, onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlarsa?

Düşünüyorum da, ne zaman İstanbul'u düşünsem gözümün önüne saniyesinde yol kenarındaki bir masa etrafında oturmuş sohbet eden insanlar gelir. Geceleyin gökyüzüne doğru uzanmış bir minare, Süleymaniye'nin mi Sultanahmet'in mi bilmem... Caddede aynı adımlarla ilerleyen iki çift ayak. Kadrajı yukarı kaldırırsak eğer büyük ihtimalle el ele tutuşmuş iki sevgili... Kapısı kapanmak üzere olan bir otobüs... Bir duvar dibinde rüzgarla uçuşan kağıtlar, poşetler... Cılız bir duman... Kokoreç arabasından mı, bir sigaradan mı, neyse ne bir duman... Şoför camından sarkmış kıllı bir kol... Kulaklarında kulaklık, elinde bir telefon etrafa bakmadan yürümeyi başarabilen genç bir kız... Tozlu mezar taşları... Bankta oturmuş gazete okuyan amca... Maçlarına devam etmek için arabanın geçmesini bekleyen çocuklar... Pis suya kendini bırakmış keyif yapan bir denizanası... Bir darbuka, önündeki kutuda bozuk paralar... Bir film şeridi demek tam doğru olmaz. Bir filmde üst üste binmiş, yaşanılanları ufacık kesitlerle gösteren sahneler olur ya, bir çırpıda onlarca sahneyi tek bir sahne gibi görebilirsin ya, heh, öyle geçer gider gözümün önünden... Her ne kadar bir şey anlam ifade etmeyen görüntüler gibi gelse de, hoşuma gider. Çünkü gerçektir, en hakikisinden.... Bazı şeyler anlamsız olsa da, kötü olsa da gerçek olduğundan eminsek eğer bence bir değeri olmalı. Gerçekse, ona göre davranırsın, ona göre yaşarsın. Yok sayarsan düzeltemez, değiştiremezsin. Koskoca bir hayat bile yalan olabiliyorsa, o hayatın içindeki gerçek bir bir saniye mükemmeldir.

Her canlı gibi İstanbul da bir gün ölümü tadacaktır. Ona sahip olmak isteyenler sadece bedenini değil ruhunu da ele geçirirse İstanbul o zaman ölmüş demektir. İşte o zaman aşıkların, yoksulların, emekçilerin, aydınların, çocukların İstanbul'u ölmüş demektir. Şu an zaten durumun böyle olduğunu düşünenler olabilir. Ama benim hissiyatım İstanbul'un ruhunun hala özgür, ele geçirilmemiş olduğundan yana. O ne kadar özgürse biz de o kadar özgürüz. Ne kadar memnun olmasak da, ne kadar küssek de İstanbul'un  denizine, yollarına, parklarına, çocuklarına, martılarına, ruhuna sahip çıkmalıyız. O hala yaşıyor... Ölüme yenilirse de yaşlılıktan olsun. Düzen siyasetinin pisliğinden leş gibi kokan para babası müteahhitlere, her dinin, her milletin mensubunun huzur içinde yaşamasına tahammül edemeyen gerici, ırkçı, kendisini şehrin efendisi sanan örümcek kafalı cahillere yedirmeyelim İstanbul'u...

İstanbul'da bir tarihten ziyade, bir gelecek yatıyor...

Bekle bizi İstanbul, sakın yenilme!

                                                                                                                                                         aygün kabuk